Lisbeth Salander Geri Döndü

İskandinav polisiyesinin profesyonel hacker’ı, amatör dedektifinin yeni macerası Arı Kovanına Çomak Sokan Kız sinemalardaydı. Oysa sadece o değil, birçok kadın dedektif erkek egemen polis ve suçlu dünyasında binbir zorlukla var olmaya çalışıyor.

Giriş Tarihi: 05.04.2019 17:01 Güncelleme Tarihi: 05.04.2019 17:33

Erdem Kabadayı

Bir kadın hepsine birden sahip olabilir mi? Bir eş, aile ve kariyer... Kağıt üstünde yanıtı kolay: Evet. Gerçek hayattaysa işler hiç de öyle değil! Hatta bırakın gerçeğini, kurgu hayatta, yani film ve romanlarda bile kadınlar için bu üçünü bir araya getirmek alabildiğine zor. Özellikle de suçun, suçlunun ve suçlu peşinde koşanların dünyasında. Bugüne kadar çekilmiş binlerce polisiye filme ve diziye bir bakın. Kadınlar suç evreninde genellikle kurban rolündedir. Bazısı bir şekilde "yırtar" ve suçlu kovalama şansını bulur. Ama hep bir erkeğin gölgesinde kalırlar. Ortakları daha akıllıdır, cesurdur, uyanıktır, asidir, savaşçıdır ve tabii ki kahramandır. Kadın dedektif filmin süsü gibidir. Olaylar olur, kan dökülür, suçlu yakalanır; o ise kimi zaman av veya kurban haline düşerek "erkeğe" yardım eder. Neyse ki Lisbeth Salander ve onun gibi tarzını ortaya net bir şekilde koyabilmiş birkaç kadın var da bu erkek egemen anlayış zaman zaman çatlayabiliyor.

Lisbeth Salander, İskandinav edebiyatının köşe taşı polisiyelerinden Stieg Larsson imzalı Milenyum serisinin sıra dışı, başına buyruk anti kahramanı. Gerçek bir dedektif değil; bir hacker. Maceralar onu amatör bir dedektife dönüştürüyor. Dövmeleri, hızmaları, deri kıyafetleri, cinsel tercihi, erkeklere ve hayata karşı sert duruşuyla daha önceki birçok kadın karakterden farklı bir yerde duruyor. İsveç gibi sosyal devletin en parlak örneklerinin birinde bile sistemin ne kadar kokuşmuş olduğunu ortaya koyan bir "kara koyun." Gençliğinde kendi sosyal yardım görevlisinin cinsel istismarına uğramış, erkeklerle arasına mesafe koymuş, dünyaya karşı bağımsızlığı ilan etmiş, parlak zekasıyla bir başka erkek egemen evren bilgisayar aleminin açıklarında fink atmayı kendine meslek ve eğlence edinmiş bir tek tabanca...

Jodie Foster (Clarice Starling/Kuzuların Sessizliği)

Bugüne kadar beş ayrı filmde boy gösteren Lis Salander, altı bölümlük bir de televizyon dizisine sahip. İlk roman ve İsveç'te çekilen ilk film Ejderha Dövmeli Kız'da hikaye ondan bağımsız başlıyordu. Gazeteci Mikael Blomkvist'in başının zengin bir işadamına dair yaptığı haberlerle derde girmesi, aldığı bir yardımı ödemek için bir araştırmaya başlaması hikayenin temeliyken, Lis'le yolunun çakışmasıyla gidişat bir anda değişiyordu. Anlatılan artık Lisbeth Salander'in macerasına dönüşüyordu. Bu bile, bir kadının bir erkek karakterden rol çalması, hatta onun tahtına oturması şeklinde görülüp saygıyı hak ediyor. Zira polisiye dünyasında kadına atfedilen rol ve tarz hiç de Lis'inkiler gibi değil.

Frances McDormand (Marge Gunderson/Fargo)

Sinema ve televizyon dünyasında kadın dedektifler ve amatör araştırmacılar hem başarılı bir dedektif hem de başarılı bir kadın olmak için çabalayıp durdular. Onlara bu iki dünyanın anahtarı birden hiç verilmezdi. Yaşlı Jane Marple, dul Jessica Fletcher veya genç Nancy Drew gibi "o taraklarda bezi olmayan" kadınlar rahat rahat dedektiflik yapabiliyordu! Diğerlerine özel hayatlarında biçilen rol erkek Fatma olmak, sorunlu ilişkiler yaşamak, kimseye bağlanamamak, aile kuramamak, kursa bile bu aileyi bir arada tutamamaktı. Başka bir deyişle kadın araştırmacı, rollerini bir kadın ve dedektif olarak dengelemekle uğraştı.

Sophia Helin (Saga Noren/Bron/Broen)

Bir şekilde polisiye kariyer yapan kadınların da başı başka dertlerden kurtulamıyordu. Sürekli kendilerini ispat etmeleri gerekiyordu. Örneğin 1978 yapımı Coma'da Genevieve Bujold'un canlandırdığı Dr. Susan Wheeler karakteri, tıbbi bir komployu ortaya çıkardığında, erkek arkadaşı tarafından bile ciddiye alınmayıp çılgın olarak damgalanmıştı. Bu nedenle, 1980'lerde, kadın dedektif (FBI ajanı, özel araştırmacı, avukat veya polis dedektifi) erkeklerin egemen olduğu mesleklerde meşruiyetini kanıtlamak için çabaladı. Bugüne değin televizyon ve sinema dünyasından izleyiciye ulaşıp da akılda kalabilen kadın dedektiflerin hemen hepsinin erkek dünyasında bir varoluş savaşı verdiğini ve bu savaşta "karşı tarafa" unutamayacakları izler bıraktıklarını söylemek mümkün. Lis de onlardan biri ve yalnız değil!

Sinemada kadın dedektifler, hem başarılı bir dedektif hem de başarılı bir kadın olmak için çabalayıp durdular.

UNUTULMAZ 7 KADIN DEDEKTİF

Jane Tennison / Helen Mirren
Scotland Yard baş müfettişlerinden Jane Tennison'ın görevi oldukça zorluydu. Zira şüpheli ülkenin başbakanıydı! Tennison iki erkek dünyası arasında var olmaya çalışıyordu. Erkek meslektaşları onun varlığından hiç hoşnut değildi; başbakanlık ve siyaset dünyasındakiler de! Prime Suspect, 1991 ile 2006 yılları arasında, ikişer bölümden yedi sezon yayınlandı. Tennison karakteri, dizinin senaristi Lynda La Plante tarafından Scotland Yard'daki gerçek bir kadın baş müfettişle yapılan uzun görüşmelerden sonra yaratılmıştı. Mirren, rolünü "Hırslı, yetenekli ve pek uzlaşmacı olmayan bir karakter. Cinsiyetini nedeniyle karşısına engeller çıkartılmasına karşı çok sinirliydi. Ama sistemin de nasıl çalıştığını iyi biliyordu" diyerek tarif etmişti.

Helen Mirren (Jane Tennison/Prime Suspect)

Clarice Starling / Jodie Foster
Kadın dedektifler arasında sahneye çıktığında en deneyimsiz olan muhtemelen Starling'di. Üstelik hiç asi de değildi; sezgileriyle değil kural kitabına göre hareket ederdi. Dahası takım elbise giyerdi! Kuzuların Sessizliği, yamyam katil Dr. Hannibal Lecter'ı sinemanın en korkulan kötü adamlarından birine dönüştürürken aslında Starling gibi bir rol modeli de izleyiciye sunmuştu. Film, erkek egemen bir dünyada işiyle var olmaya çalışan, buna rağmen hem katiller hem de meslektaşları tarafından sözlü taciz ve ayrımcılıktan kurtulamayan bir kadını anlatmıştı. Starling görüşmelerinde Lecter'ın "Şefin seni arzuluyor mu?" sorusuna maruz kalmış, yürürken veya koşarken iş arkadaşlarının bakışlarından kurtulamamış, sürekli cinsiyetçi yaklaşımlarla karşılaşmıştı. Tüm bunlara karşın hiçbir zaman geri adım atmamış ve soruşturmasını kendi bildiği şekilde yürütüp, kadın katili Buffalo Bill'in öyküsünü sonlandırmıştı. Clarice Starling'in macerası, feminist hareket içinde gayet kıymetli bir parçadır.

Veronica Mars / Kristin Bell
Lisbeth, çok gençken cinsel istismara uğramıştı; aynı kaderi Veronica Mars da yaşadı. 2000'li yılların ilk onluğunun ortalarında ABD'de yayınlanmaya başlayan Veronica Mars, ilk bölümünde bu acımasız hikayeyi ekrana getirdi. Sonrasında Mars esprili, parlak ama bir yandan da sert bir dedektife dönüşmüştü. Üç sezon boyunca devam eden dizi feminist bir altyapıya sahipti. Veronica karmaşık bir kişiliğe sahipti. Her şeyin kontrolünü ele almak istiyordu. Tecavüzcüsünü arayıp bulacak kadar kararlı, onun yüzüne net bir şekilde "Bana tecavüz ettin" diyecek kadar da açık sözlüydü. Yaşadığı olayın ardından daha güçlü olmayı seçen, kadın dayanışmasına önem veren, hedeflerinden sapmayan Veronica, genç bir kadın dedektifin ötesinde bir duruşa sahipti.

Kristin Bell (Veronica Mars/ Veronica Mars)

Jessica Jones / Krysten Ritter
Yeni neslin kadın dedektifi, bir nevi süper kahraman! Daha doğrusu süper kahramanlık yetenekleri olan ama bu işi pek kıvıramayıp kendi ofisini açan bir dedektif. Jessica Jones ailesini kaybettiği bir trafik kazasında üzerine dökülen kimyasal süper yetenekler kazanmış, Örümcek Adam Peter Parker'la aynı liseye gitmiş ve bir dönem süper kahramanlık yapmaya çalışmıştı. Ancak işler onun istediği gibi gitmemişti. Purple Man adıyla da bilinen Zebediah Killgrave'le yolunun kesişmesi ve onun etkisiyle fiziksel ve zihinsel çöküntüye girmesi nedeniyle kahramanlık işlerine bırakan Jones, Alias Investigations adlı dedektiflik bürosunu açtı. Ancak geçmişi onun peşinde geldi. Alkol sorunu olan, yaşadıkları yüzünden kendi içindeki şeytanlarla yüzleşebilen Jones, özellikle kayıp vakalarıyla hayatını daha da karanlık hale getirme konusunda son derece başarılı!

Sarah Lund&Sarah Linden / Sofie Grabol&Mireille Enos
Danimarka dizisi Forbrydelsen'in baş karakteri Sarah Lund, oğluyla beraber İsveç'teki erkek arkadaşının yanına taşınmak üzereyken genç bir kızın öldürülmesini araştırmaya başlar. Amerika Birleşik Devletleri'nde The Killing adıyla yeniden çevrilen dizide Sarah Linden, olayın trajik yıkıntısı altındaki aileyle ve katilini bulmaya çalıştığı kurbanıyla bağını kopartamadıkça beklendiği yere bir türlü gitmez. Lund/Linden karakteri, hem cazibeli hem de işinin ehli kadın dedektiflere parlak bir örnek. Ciddiyeti, disiplini ve tarzıyla erkek dünyasında sağlam durabilen Lund/Linden, serinin sonuna kadar özel hayatını bir türlü rayına oturtamayarak klasik kadın dedektif sıkıntısının kurbanı olmaktan kurtulamıyor.

Sofie Grabol (Sarah Lund/Forbrydelsen

Saga Noren / Sophia Helin
Danimarka ve İsveç arasındaki köprünün tam orta yerinde, iki ülkenin sınırlarına da sirayet eden bir cinayet davasını araştırmaya başlayan, Malmö emniyetinden Sara Noren'in maceralarını aktaran Bron/ Broen dört sezon boyunca devam etti. Asperger sendromundan muzdarip Noren; soğuk, açık sözlü, yalan söyleyemeyen, disiplinli yapısıyla İskandinav ülkelerinin ve insanının bir prototipi gibi. Olayları kıvrak zekası ve analitik düşünce yapısıyla çözen Noren'in de sağlıklı bir özel hayatı olduğunu söylemek mümkün değil. Canı yakınlaşmak istediğinde, bunu yanındaki erkeğe net bir şekilde teklif etmekten çekinmeyen Noren; eski arabası, kalkık tek kaşı, yaralı üst dudağı, geçmişindeki acıları, salaş paltosu ve kendisini tanıtırken hiç değişmeyen "Sara Noren Lanskrim Malmö" (Malmö Emniyeti'nden Sara Noren) repliğiyle bir dedektifin sahip olması gereken her tuhaflığı barındırıyor.

Mireille Eno (Sarah Linden/The Killing)

Marge Gunderson / Frances McDormand
Sinema tarihinin belki de kadın dedektifleri içinde hem ev, hem de iş hayatında başarılı görünen en parlak ismi Marge Gunderson'dur. Coen kardeşlerin filmi Fargo'da, Frances McDormand tarafından canlandırılan küçük Amerikan kasabası polis şefi Gunderson'un beyazperdede ilk görünmesi filmin ancak 31'inci dakikasında olur! Bu bile onun ne kadar karizmatik bir karakter olduğunu ortaya koyuyor. Sahneye en son assolistler gelir! Karnı burnunda halde karlı sokaklara çıkan şef, hileli bir insan kaçırmayla başlayıp psikopatça işlenen cinayete uzanan vakayı soğukkanlılıkla çözer. Ev işlerini kocasına paslamış Gunderson, eski bir arkadaşıyla flörtöz bir buluşmayı da günlük koşuşturmasının içine sıkıştırmayı başarır.
BİZE ULAŞIN