YAZIYI GÖNDER
Adınız, Soyadınız
E-posta Adresiniz
Alıcı E-posta
Mesajınız
www.cosmopolitanturkiye.com

Madison Beer

Yeni single'ı Dead ile müzik listelerinde hızla yükselen ve milyonlarca takipçisi olan Madison Beer, Los Angeles'ta Cosmopolitan Türkiye için Nihat Odabaşı'na poz verdi, sonra birlikte harika bir sohbetimiz oldu. Aklı yaşının önünde, Madison Beer açık ve net tam karşınızda.

Fotoğraf: Nihat Odabaşı
Röportaj: Işık Cansu Canayak


Bazı hikâyeler vardır hayatta, sadece Amerikan dizilerinde veya romantik komedilerde olur sanırsınız. Çok da haklısınız. Sanki gerçek yaşamın sertliğinde bunlara yer yoktur hiç. Derken, bir yerde bir şey okursunuz, biri karşınıza geçip anlatır; 'Yok artık' der; hayatta mucizelerin olduğunu, hak edilmiş şansların bazen karşılığını da bulduğunu hatırlar, rahatlarsınız. Madison Beer'in hikâyesi, bende tam böyle bir duygu paketi yarattı. Düşünün: Henüz sadece 12 yaşında bir lise öğrencisisiniz. Harika sesiniz, bir o kadar da güzel fiziğiniz, en çok da hayalleriniz var. Sosyal medyanın içine doğmuş çocuklardansınız, hayatınız elinizde telefonla, bir hesabınızdan diğerine atlayarak geçiyor. Youtube'da kendi halinde bir kanalınız var, oraya ara sıra şarkı söylediğiniz videoları koyuyorsunuz. Sonra, her günkü gibi bir günde ansızın Twitter'ınıza on binlerce bildirim düşüyor. Çünkü çok hayranı olduğunuz Justin Bieber nasıl olmuşsa oluyor, sizi bulup mutlaka onu dinlemeniz gerek diyen bir tweet atıyor. Madison ile bir saate yakın süren Skype röportajımızda ilk sorum bu değilse de "merhaba" dedikten hemen sonra sormamak için kendimi zor tuttuğum soru buydu. Yani bundan daha güzel ve mucizeli bir başlangıç öyküsü olur muydu? İnanın size aktarışımla ona soruşum arasında bir fark yok. Heyecanım, sesimdeki ton dahi aynı. "Tam anlamıyla bir Belieber'dım. Eski tweet'lerime bakarsanız bunun kanıtlarını bulabilirsiniz. Her neyse, arkadaşım Nicole ile her zamanki gibi evde zaman geçiriyorduk. Bir anda Twitter hesabımdan binlerce bildirim yağmaya başladı. Ne olduğunu dahi anlayamadım. 'Seni seviyorum, lütfen beni takip et' gibi mesajlar yağmaya başlamıştı. Çünkü Justin beni üç kez retweet etmişti meğer." Bir an durup düşünmenizi rica edeceğim sizden, siz, bunu okuyanlar. Henüz 12-13 yaşındasınız ve hayranı olduğunuz adam sizi defalarca retweet ediyor, ertesi gün de Amerika'nın en çok izlenen programlarından Goodmorning America kapınızı çalıyor. "Ne oluyor acaba" diye kapıya koştuğumu anımsıyorum. Konunun genişliğini henüz kavrayamamış dahi olsam, bunun yolumda devam etmek için bir işaret olduğuna emindim."

Ve kritik soruyu burada sormam gerek: Justin ile ilk karşılaşmaları nasıldı? Ona sarılmış mıydı, şakalaşmış mıydı? Ne olmuştu? "Her şeyin en başını hatırlamaya çalışıyorum. Gerginlikten çok heyecanlı olduğuma eminim. Beni güzel mi, çok mu genç bulacaktı? Garip mi olacaktım yoksa arkadaşı olarak kalabilecek miydim? Bunları düşünüyordum. Annemle birlikte bir fundraiser'a katılmıştık. Göz göze geldiğimiz an, annemin elini tuttuğumu hatırlıyorum. Davetten sonra sahne arkasına geçtik. Heyecandan ölebilirdim. O ise bana 'selam, tarz sahibi kız' deyip sarıldı. Ona hemen orada birkaç şarkı söyledim. Gerçeküstü bir andı. Veya anlar. Olanlara inanamıyordum. Gerçekten deliceydi."


Ya sonrası? "Düşünün, henüz o 16, ben ise 12 yaşındaydım. Hemen o sırada arkadaş kalmamız çok mümkün değildi. Ama zaman geçtikçe durumlar eşitlenmeye başladı, yakın dost olabildik. O zaman ve halen en çok stüdyoda vakit geçiriyoruz. Çünkü o da en çok vaktini orada geçiriyor."

Konu çok dağılmadan sözü, Cosmopolitan Türkiye için yaptığı kapak çekimine ve çok iyi anlaştıklarını bildiğim Nihat Odabaşı ile çalışmanın nasıl olduğuna getirmek istiyorum. "Los Angeles'ta bir evde, tüm gün süren bir çekimdi. O kadar kolay ve hızlı çalıştık ki; hiçbir aksilik olmadı. Renkli, kendim gibi hissedebildiğim, doğal bir makyaj ve saçın olduğu, herkesin kendini çok doğal hissettiği bir çekimdi. Zaten kimsenin bir çekimde günler, saatler harcamak istediğini sanmıyorum. Her şeyin profesyonel, akıcı ve eğlenceli geçtiği çekimler eminim ki herkesin daima hatırlamak istediği türden işler oluyor."


Madison ile ona göre sabah saat 11'de başladık konuşmaya. Taşınalı henüz bir hafta olan ve ilk kez tek başına yaşamaya başlayacağı yeni evinde, üzerinde siyah askılı bir bluz, saçları atkuyruğu, tam da liseli bir genç kız gibi yatağında bağdaş kurmuş, oturarak konuşuyordu benimle. Şöyle düşündüm: Doğal hali, makyajlı, giyinmiş, görkemli haline göre çok daha güzel olanlardan o. Kendi kendine öyle iyi bir akışı var ki yüzü ve mimiklerinin; güzel olmak için kendinden başka hiçbir şeye ihtiyacı olmayanlardan. "Beverly Hills'ten West Hollywood tarafına taşındım. Tek başıma yaşamak konusundaki heyecanımı daha fazla bastıramadım! Bu, kendime ait ilk evim. Bu zamana kadar ben de elbette ailemle yaşıyordum ama artık yalnız başıma bir evi idare etmeyi öğrenme zamanım gelmişti. Sadece bir hafta olmasına rağmen fark ettim ki; bu kadar sorumluluk gerektirdiğini tahmin edememişim! Daha önce köpeğime bile yalnız başıma bakamayacağımı düşünüyordum. Annem çamaşırımla ilgileniyor, tabakları makineye koyuyordu, tek ilgilenmem gereken kişi bendim. Ama böylesi de çok güzel."

Şöyle bir düşününce; aslında Madison için daha birçok şeyin ilkini yaşayacağı bir dönem, hatta hayat var önünde. Henüz 18 yaşında, sadece altı single çıkardığı ve şimdiden milyonlarca takipçisi olduğunu düşünürsek; bundan sonra nelerin geleceğini, tüm dünyayı güzel bir Amerikan fenomeni olarak nasıl saracağını, çıkacağı dünya turnelerini, deneyimleyeceği aşkları ve arkadaşlıkları, hayal kırıklıkları ve mutlulukları tahmin etmek hem zor, hem değil. O da bunların farkında. Her şeyin henüz daha yeni başladığını biliyor. Ne kadar şanslı olduğunu bildiği gibi biliyor bunu da.

Zaten siz bu röportajı okurken son single'ı da çıkmış olacak. Son zamanlarda günlerinin nasıl geçtiğini sorduğumda verdiği yanıt, yeni evinin heyecanı ile stüdyoda geçirdiği zamanları anlatan bir cümleyle geliyor çünkü: "Bir yandan evimi düzene koymaya çalışıyorum, kalan zamanım da stüdyoda son single'ım üzerinde çalışmakla geçiyor. Seninle konuştuktan bir saat sonra yine stüdyoda olacağım. Hayatım en çok müzikten ibaret, diyebilirim. Oyunculuğu veya sahnede olmayı da sevebilirim ama müzik, yani şarkı söylemek daima birinci sıramda oldu. Bence öyle de kalacak."


Yaptığım diğer röportajlarda da çok kez duymuş olmama rağmen bana hala büyüleyici gelen bir şey var: Ama yazar, ama ressam, ama şarkıcı olsun; bazı çocukların henüz kendilerini bilmezken dahi eğilimlerini çok net belli edip hayatta ona göre bir rota çizmelerinden ve yaşamın da buna yardımcı olup onların yolunu açmasındaki o güzel dengeyi kastediyorum. Elbette Madison da onlardan: "Altı, yedi yaşındayken okuldaki tüm oyunlarda başrol oyuncusuydum. Olmadığımda kalbim kırılıyordu. Bir şekilde yeteneğimle dikkat çekebilmek bana kendimi 'evimdeymiş' gibi hissettiriyordu. Bunu yapmaya devam edebilmem ve bunun mesleğim haline gelebilmesi ise Tanrı tarafından kutsanmak gibi bir şey. Üç yaşındayken evde ABC'nin jenerik şarkılarını söyleyerek koşuyormuşum. Ailem için bu mesleği seçmem hiç şaşırtıcı olmadı. Bunun beni ben yapan, devam edebilmemi sağlayan güç olduğunu gördüler. Bu anlamda çok şanslıyım." Kendini tanımanın dünyadaki en zor iş olduğunu söylerler. "Bu konuda sana tamamen katılıyorum. Kendimi öğrenme sürecim hiçbir zaman bitmeyecek, bunu da biliyorum ama başından beri doğru kişiler tarafından doğru yönlendirilmiş olmam ve bunun halen böyle olması, kocaman bir şanstan başka bir şey değil. Ne sevdiğimi, neyin bana göre olmadığını biliyor çünkü beni çok iyi tanıyorlardı."

Ailemizi seçemiyoruz, istesek de istemesek de içinde doğduğumuz bir yapı var. Canımızı da yakabilir, çok mutlu da edebilir. Ama bir de arkadaşlar var ki; süreç içinde azalıp artıyor, üzüp kırıyor, sevindirip coşturuyor, yakıp yükseltiyorlar. Seçebiliyoruz. İşin acayipliği orada. Düşünün ki, sıradan yaşamlarda dahi bu böyle. Bir de Madison'ınki gibi liseye gidip gelen güzel, sıradan bir genç kızken bir anda Justin Bieber'ın retweet ettiği ve milyonlarca takipçisi olan biri olduğunuzu hayal edin. Kıskançlığın yaşanmamış olması söz konusu olamaz. "Tabii ki ben de payıma düşeni yaşadım. Kariyerimin başladığı zamanlarda insanların sevgisini kazanmanın ne kadar zor olduğunu hatırlıyorum. Çok stresli bir dönemdi. Justin Bieber ile bir anda arkadaş olmuştum. Şimdi her şey yolunda ama bir süre, etrafımdakilerin doğal olarak benim yerimde olmak istediğini sezebiliyordum. Gerçekten zordu." Şöyle bir yorum yaptım ona: Eninde sonunda iddialı kızlar bununla yüzleşmek zorunda kalır ama şayet Madison Beer isen çok daha önce olmak zorundadır bu. Kimsenin de bir suçu yok da bunda, üstelik. Peki, şimdi o nerede? "Halen sadece 18'im. Belli bir ergenlik sürecinden öyle ya da böyle geçmem gerektiğini biliyorum. Ama şu an kendimi daha olgun ve deneyimli hissediyorum. Çünkü işim gereği kendimden yaşça büyük insanlarla çok daha ciddi ilişkiler içinde olmak zorundayım. Bu da beni kendiliğinden büyütüyor. Kendimden yaşça büyük insanlarla iş yapıyorum, daha hızlı büyümek zorundayım."

Emin olduğumuz bir şey var: Kaç yaşında olursak olalım, olgunluk sahiden bundan da öte; deneyimle gelen bir durum.

Madison, kendi büyüyüşünü nerede görüyor? "Gözlemini doğru bulmakla beraber bununla potansiyel olarak gelebilecek 'Ah, çocukluğun senden çalındı, kamera önünde büyüdün" gibi yorumlara da katılmıyorum. Sonuçta bunu seçtim, harika kazanımlarımMadison, kendi büyüyüşünü nerede görüyor? "Gözlemini doğru bulmakla beraber bununla potansiyel olarak gelebilecek 'Ah, çocukluğun senden çalındı, kamera önünde büyüdün" gibi yorumlara da katılmıyorum. Sonuçta bunu seçtim, harika kazanımlarım oldu. Eğer çevremdekiler kendimden şüphe edeceğim şeyler söyleseydi belki farklı gelişirdi her şey. Yapmak istemeseydim zaten yapıyor olmazdım, böyle de düşünebiliriz. Tabii zaman zaman yakın dostlarımı görüp aslında ne kadar başka şeyler yapabileceğimi, okula gidip geleceğimi ve bunun konforunu düşünmüyor da değilim; ama yine sorulsa, yine kendi yolumu seçerdim." Soruyorum o halde: Şayet Madison Beer olmamış olsaydı, kim olabilirdi? "Bunu ben de düşünüyorum. Sanırım ya sıradan bir lise öğrencisi ya da kendini dedektiflik kariyerine adamış biri olurdum!" Ah diyorum, Madison ah. Burada yazamayacağım detaylar var ama beni de artı bir olarak say. Dizi tavsiyeleri alıp veriyoruz uzunca bir süre çünkü canım Cosmo kadınları, siz de bilirsiniz ki kanımıza bir tutku girmeyegörsün; hakkını vermemiz gerekir. Odak noktaları farklı olsa da Madison da bizden. "Sebebini bilmiyorum ama hep kriminal dizilere ayrı bir ilgim oldu. Sanırım şarkıcı olmasaydım FBI'ın davranış bilimleri analizi ünitesinde çalışan biri olurdum. Ama bunu düşününce aklım duruyor: 'Şayet tek bir şey dahi farklı olmuş olsaydı, burada olur muydum?'"


Öyle doğru bir yere değiniyor ki. Kastettiği durum, elbette Justin'in retweet'i. Ve elbette bu tek başına yetmezdi eğer onda gereken yetenek olmasaydı; ama iki saniyeyi geçmeyen bir eylemin bir ömrü değiştirmiş olması da yeterince enteresan. Şöyle bir soru soracağım. Bir dayatma vardır, siz de farkındasınızdır. Bir şeye sahip olmak istiyorsanız onu ille de detaylıca isteyip zihninizde şekillendirin derler. Pek inandığım bir şey de değildir aslında, hem düşününce Madison o sıralar henüz sadece 11-12 yaşındaydı, ne kadar bilinçli istemiş olabilirdi ki bunları? Demek ki aslında 'kader' diye, bizden öte bir şey var. Her neyse, bu sorular sanırım cevapsız. "Sadece şunu söyleyebilirim: Her ne istiyorsanız, negatiftense pozitif olmanızın olayların iyi gelişmesine katkısı var." Peki, Madison bundan sonra neler ister? Tarihe not düşelim ki, olursa bilelim. "New York'ta Madison Square Garden'ı doldurabilecek kapasitede konser vermeyi, bir de Grammy Ödülü almayı çok isterim. Müziğim üzerinden bir dünya turnesine çıkmayı da öyle."

Konuştukça öğreniyorum ki, Madison ne sadece işiyle ne de sadece sosyal çevresiyle yaşayabilen biri. Evet, stüdyoya girdiğinde yorulmak, durmak bilmiyor ama ara sıra 'normal bir insan' olmaya gereksinimi olduğunu da unutmuyor. Peki, diyelim ki her şey bitti ve şimdi Madison, Los Angeles'taki evinde ve önünde hiçbir kaygı duymadan geçirebileceği bir zaman dilimi var. Ne yapıyor? "Sıradan bir genç kız ne yaparsa onu, aslında. Dışarı çıkmayı çok seven biri değilim. Arkadaşlarımla evde ya film izliyor ya oyun oynuyoruz. Bildiğiniz genç kız aktiviteleri" diyor. "Çok iyi bir müzik/ konser yoksa gece dışarı çıkmaktansa erkenden uyumayı tercih eden biriyim sanırım."


100 yaşında dahi olsak sosyal medyada toplamda 10 milyondan fazla takipçimiz olması bizi korkuturdu. Acaba Madison'ın üzerinde toplanan bu çılgın ilgiden yer yer ürktüğü oluyor mu? Veya başka bir söylemle, bu kadar izlenmek başını döndürmüyor mu? "Hayranlarıma karşı doğal ve açık olmayı çok önemsiyorum ama bunu abartılı bir yere taşımamaya çalışıyorum. Çünkü tüm yorumlara cevap verebilmem imkânsız. Sadece orada olduğumu hissettirmek istiyorum. Kendiniz de birilerine hayran olabilecek yaştaysanız bu rol-model statüsü karşısında ürkmemeniz mümkün değil. Ama tek başıma da olsa bir şeyleri etkileme, değiştirme, birilerine yardımcı olabilme gücünüz olduğunu bilmek de harika. Tabii, bu aynı zamanda tek bir hatanızın büyük sonuçları olabileceği de bilmek demek." Nasıl hata yapmayabilir ki? Madison çok genç henüz ve elbette yanlışları olacak. "Sadece şunu biliyorum, ayaklarımı yere sağlam basmamın sebebi etrafımda beni sürekli hizaya getirenlerin olması. Kariyerim de tek bir parçayla bir gecede dünya çapında ünlü olmak üzerine ilerlemedi, her şey adım adım gidiyor ve sanırım bu beni doğru yerde tutuyor. Aksi halde piyangoyu kazanıp onu bir gecede harcayan biri gibi olabilirdim."


Kendinizi Madison'ın yerine koymanızı rica edeceğim şimdi. Muazzam, hatta kusursuz derecede güzel, hem sevgilisi, hem maddi gücü, hem kariyeri, hem ailesi, hem de milyonlarca hayranı olan birisiniz. Şunu kendinize sormamanız ve yanıtı karşısında ürkmemeniz mümkün mü? "Acaba her şeye şimdiden sahip miyim? Eğer öyleyse, bundan sonra ne olacak?" Nefis bir yanıt geliyor: "Her şeye sahip olduğumu düşünmesem de çok şanslı olduğuma eminim. Hepsini bırakın, aşık olduğum işi yapıyorum. Bu bile yeter. Bu kadar şanslı olduğum için de mutluyum. Evet, bu yüzle ve sesle doğdum ama bu stille de doğmadım. Çok şey öğreniyorum. Bazı artı ve eksilerle doğuyoruz ama sonuçta her gün, sizin, bizim. Yüzünüze bir gülümseme koyarak çok şeyi değiştirebilirsiniz. Takipçilerime de bunu aşılamaya çalışıyo rum, daha iyi bir hayat için hep bir yol var. O kadar çok insan, başkalarının gündemine göre yaşıyor ki! 95 yaşına gelip istediğiniz hiçbir şeyi yapmamış olmayı emin olun, istemezsiniz. Stilimle ilgili de net bir şey söyleyemem. Hep yeni bir şeyler deniyorum. Ama 80'lerin, özellikle vintage parçaların daima tarzıma uyacağına eminim. Rock'n roll ve punk dokunuşlar da hoşuma gidiyor. Bak, tırnaklarıma bak mesela, çok kız gibi bir kız olamıyorum sanırım." Makyajı da seviyor ama ertesi gün çok haşarı da olabilir. "İyi hissetmeyi sevdiğim için sağlıklı beslenmeye çalışsam da bunu da sürekli bozuyorum!"

Şimdi, biraz da Jack Gilinsky'yi konuşalım. Karşılıklı çok âşık oldukları sevgiliyle ilişkileri neredeyse üç seneyi doldurmuş. Madison'ın ilk aşkı olduğu için ona Jack'in ilişkilerle ilgili ne öğrettiğini sormadan geçemiyorum. Düşünün ki, ilk aşkınızla üç senedir çıkıyorsunuz. Taptaze, henüz kırılmamış, kalıcı hasarlara uğramamış bir kalp. Şu ana kadarki deneyimi neye benziyor? "Öğrendim ki; harika bir duygu da olsa aşkta hep gökkuşakları ve kelebeklerden söz edilmiyor. Duygular iniş çıkışta. Ama ilk aşk deneyimini bu kadar çok sevdiğim biriyle yaşama şansı verildiği için çok şanslı olduğumu biliyorum. Bu süreçte çok daha açık, sevgi dolu olmayı öğrendim. Jack olmasa bu kadar şefkatli olamayabilirdim." Kritik bir soru var burada: Hayatınızın aşkıyla bu kadar erken bir yaşta karşılaşmak ister miydiniz? Bu iyi mi yoksa çok mu zor bir şey olurdu? "Şikâyet etme hakkım olduğunu düşünmüyorum. Gerçek aşkla ne zaman nerede karşılaşacağımızın bir tarifi yok. Bazen ben de bu soruyu kendime soruyorum ama sonra şükrediyorum. Aşkın yaşı yok. Rastgele erkeklerden bir şeyler öğrenmeye çalışmaktansa pek çok duyguyu tek bir kişiyle deneyimleyebildiğim için çok şanslıyım bence." Bence de.

Madison, artık stüdyoya gitmek zorunda. Daha konuşsak konuşuruz elbet, orada sabah, burada akşam, sohbet uzun. Ama mecburiyetler var. Son sorularımı hızlıca sormalıyım. Hepimizin bir kalbi var. Bir de henüz paketinden çıkmamışlar, daha taze olanlar. Madison'ınki onlardan biri. Benim merak ettiğim de, yıpranmamış bir kalbin aşka dair neler söyleyebileceği. O kişiyle bu kadar hızlı tanışmak hayır mıdır ki, yoksa şer mi? "Yalnız, şuna emin olabilirsiniz, herkes gibi benim de kalbim ilişki içinde çok kırıldı. Ama yine de çok şanslı olduğumu hissediyorum. Aşka dair öğrendim ki; bu sonsuz bir süreç." Nasıl tanıştıklarını soruyorum. Ortak arkadaşları sayesindeymiş.


Peki, ya arkadaşlıklar? "Herkesin sizinle aynı kalbi taşımadığını ve taşıyamayacağını anlamanız gerekiyor. İnsanları kendiniz gibi bilmemelisiniz. Bir hafta önce en yakın arkadaşımken bir hafta sonra benden nefret eden kişiler oldu. Sanırım bu da doğaldı, kimseye kızmıyorum. Sadece fark etmek gerekiyor. Özellikle Los Angeles gibi rekabetin yüksek olduğu bir yerde insanların yapmacık olabileceğini kabul etmek lazım. Önemli olan, iyiyi ve kötüyü sindirip olumlu bir sonuç çıkarmak." Ve hayat. Şu ana kadarki hayat. "Öfkeliyken karar vermemek ve ona göre davranmamak gerektiğini öğrendim. Hep pişman oluyorsunuz. İnsanlara şans vermemiz gerektiğini de anladım çünkü çok davetkâr olmasalar da biraz sevgiyle yaklaştığınızda açılmayacak biri yok." Peki, kendisi hakkında neler öğrenmiş olabilir? "Kafanıza koyduğunuz her şeyi yapabilirsiniz bence. Limitiniz, gökyüzü olsun. Küçüklüğümden beri duygusal dahi olsam olaylardan hızlıca çıkabildiğimi gözlemliyorum. Bence hayat da bu demek: Daima ileriye doğru."

BİZE ULAŞIN